***
Sonradan öğrendim ki meğer bu evde ağabeyim ve benden başka çocuklar da varmış. Bu yeni dünyada her iki cinsiyet için de çok eşlilik serbestti; hâliyle böylesi bir debdebeyi sürdürebilmek, tamamen kişinin kudretine ve imkânlarına bakıyordu.
O vakitler babamın dört zevcesi vardı. Benim de bu dünyaya teşrif etmemle birlikte, namına kayıtlı beş evladı olmuştu. Bu beş çocuktan ağabeyim ve ben, o güzeller güzeli anneme aittik. Ağabeyim Achille, benden dört yıl evvel dünyaya gelmişti.
“Xana, öyle tatlısın ki… Seni korumak için daima yanı başında olacağım.”
Annemizin altın sarısı yelesini ve babamızın kan kırmızısı gözlerini tevarüs etmiş olan benim aksime Achille, tepeden tırnağa annemin kopyasıydı. Mizaç cihetinden biraz pısırık, fazlaca uysaldı; yine de bir enik misali kendini sevdirmeyi bilirdi. Gözlerini açtığı bu tekinsiz, tefessüh etmiş muhitin kirine bir şekilde mukavemet etmiş; çehresinden eksik etmediği o tebessümle masumiyetini muhafaza etmeyi başarmıştı.
Kendimi bildim bileli Achille, yüzündeki o safdil sırıtışla durmaksızın başımda biter, ağzından çocukça hezeyanları eksik etmezdi. Zihnen ondan en az on yaş büyük olduğum hesaba katılırsa, bana “ağabeylik” taslamasını izlemek gülünçten de öteydi. Fakat şu da bir hakikatti ki, ev namına layık görülen bu sefil viranede akıl sağlığımı muhafaza etmemde ve buraya intibak sağlamamda payı azımsanamazdı.
Burası, kendine has tekinsiz bir rayiha salan köklü bir hanedanın, Agrece klanının ikametgâhıydı. En yalın tabirle Agreceler, yeraltı dünyasının kuytuluklarında hüküm süren bir suç ailesiydi. Bünyesinde hırsızları, düzenbazları, zehir tacirlerini ve icap ettiğinde kiralık katilleri barındıran; ne suretle olursa olsun maişetini temin eden şaibeli bir güruhtan ibarettiler. Tabii bu ailenin “geçinme” standartları, herhangi bir avamın tahayyül sınırlarının fersah fersah ötesindeydi.
Neydik biz yani, Mafya falan mı? Bütün bunlar bana öylesine akıl almaz ve absürt geliyordu ki. İşin daha da çıldırtıcı ciheti, bu kepaze aileye doğan her bir sabinin aile zanaatını icra etmekle mükellef tutulmasıydı. Agreceler nesiller boyu bu minvalde bekasını sürdürmüştü; bu yüzdendir ki biz çocuklara da klanın usulleri uyarınca eğitilip yoğrulmamız gerektiği biteviye telkin edilirdi.
Sıradan bir geçmişe sahip eski bir Güney Koreli olarak, böylesi bir mükellefiyetin omuzlarıma yüklenmesi katiyen arzu edeceğim bir şey değildi. Evet, intibak kabiliyetimin yüksek olduğunu ifade etmiştim, doğru; lakin bu bambaşka bir mevzuydu. Burada bize gece gündüz “öğretilen” şeyler; silah kullanmak, çıplak ellerle can almak, uyuşturucu ve zehir harmanlamak, sinsi adımlarla gizlenip kılık değiştirmek ve türevlerinden ibaretti. Ne talihsizlik ki bu tür marifetler benim istidadımın fersah fersah dışındaydı. Bu tedrisat yalnızca bir yığın malumatı hıfzetmekten ibaret kalsaydı, altından pekâlâ kalkardım. Fakat gel gör ki mevzu suça taalluk eden madrabazlıklara gelince tam manasıyla bir fiyaskoydum.
“Görünüşe göre bu kızda dişe dokunur bir hüner yok,” diye homurdandı bir gün peder müsveddem. O vakitler sekiz yaşındaydım; ki bu da o güne dek o meymenetsiz çehresini bizzat gördüğüm seferlerin yekûnuyla neredeyse başa baştı. Bir diğer deyişle, peder-kerime münasebetimiz olabildiğince mesafeli ve tekinsizdi.
İşin aslı, Lante Agrece genel manada evlatlarına zerre meyil göstermeyen bir babaydı. Gerçi o döneme değin ardında 10 zevce ve 16 çocuk biriktirdiği nazara alınırsa, bu pek de teaccüp edilecek bir husus sayılmazdı. Bütün aile efradına vaktini ve sevgisini eşit taksim etmesi zaten hemen hemen muhaldi.
“Tek bir sahada dahi istidadı bulunsaydı, onu yontmayı tecrübe ederdik lakin…”
Beni kendi öz evladı gibi değil de adeta bir metaın pahasını biçermişçesine tartan o kibirli, teftişkâr nazarlarından zerrece hazzetmemiştim.
“Ben zaten bu kokuşmuş aileye hizmet etmek falan istemiyorum ki!” Neredeyse infialle bunu haykıracaktım. Bereket versin ki Annem ile Achille’in son birkaç gündür kulağıma küpe ettiği o tembihi anımsadım: Ne olursa olsun çeneni kapalı tut.
Annem hemen yanı başımdaydı; hissettiği o çaresiz yeis neredeyse elle tutulur raddedeydi. Pederim nihayet üzerime son bir nazar fırlattıktan sonra hükmünü tefhim etti:
“Beis yok. Kendisini farklı bir mecrada istihdam etmeyi deneyebiliriz.”
Kriminal teşkilatlarına ne suretle hizmet edeceğim nihayete erdirilince, pederim şahsıma daha nevi şahsına münhasır bir müfredatın tatbik edilmesini ferman buyurdu.
Böylelikle o gün, bambaşka bir sanatın talimine başladım… Baştan çıkarma sanatının.
Cidden, ne menem bir yerdi burası böyle?! Cemalini güzeller güzeli validesinden almış biri olarak elbette ki göz kamaştırıcı bir hilkate sahiptim; lâkin aklı başında hangi hane sekiz yaşındaki bir sabiye böylesi bir kepazeliği belletmeye cüret ederdi ki? Tam manasıyla rezil bir saçmalıktı ve hepsi de muhterem babamın başının altından çıkmıştı.
“Farklı bir mecra”ymış, yesinler. Bu tedrisatın beni mahrem istihbarat devşirmeye hazırlamak ya da suikastçılığa matuf alternatif bir güzergâh tesis etmek gayesiyle verildiğini tahmin edebiliyordum. Yine de sekiz yaşındaki bir çocuğu birilerini ayartıp baştan çıkarması için eğitmeye yeltenen bir ailenin ferdiydim nihayetinde. Tek kelimeyle şenaat!
“Böyle bir şeyi cidden tahsil etmek mecburiyetinde miyim anne? Ne işime yarayacak bu? Unuttun galiba ama ben henüz sekiz yaşındayım.”
“Xana, yalvarırım böyle lakırdılar etme. Sen bir Agrece’sin; bu da demek oluyor ki yarın bir gün ailemize şan getirebilmek için canla başla ceht etmelisin.”
Bunu söylerken parmakları omuzlarıma kenetlenmiş, adeta etime batmıştı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o gün ses tonuna sirayet etmiş olan o çaresizlik tınısını çok net müşahede edebiliyordum. Hem zaten onun bu kederli ilticasını geri çevirmeye de vicdanım elvermezdi. Üstelik öylesine mutlak bir hiyerarşiye tabiydik ki babamın iradesini sorgulamaya cüret edebilecek tek bir kul dahi yoktu.
Bana tevdi edilen bu paye sefil ve hicap vericiydi; gelgelelim emre itaat edip nihayetinde talimlere boyun eğdim. Ne var ki çok geçmeden başka bir pürüz baş gösterdi: Baştan çıkarma zanaatındaki kabiliyetim de bir hayli güdük kalmıştı. Muhtemelen bütün mesele, hissiyatımın bu işe zerrece yatkın olmayışındandı.
Çok sonraları, ben bu yeni talim biçiminin meşakkatine göğüs germeye çabalarken, Achille ansızın “tasfiye” edildi. Vuku bulduğunda henüz 15 yaşındaydı.
***
“Achille…!”
Annemin feryatları kulaklarımda tekinsizce çınlıyor, akis buluyordu.
Daha birkaç gün evvel ailenin diğer fertleriyle gülüp oynaşan o çocuk, bir anda soğuk bir cesede inkılap etmişti. Akıl sır erdirilir gibi değildi. Tek izahat, “mübaşir” namıyla maruf o kadından geldi. Dediğine göre Achille, bir Agrece olmaya liyakatsiz görülmüş ve klan kavanini mucibince ortadan kaldırılmıştı. Bizim kuşağımızda böylesi bir kaide ilk kez işletiliyordu.
Tepemden aşağı bir kova buzlu su dökülmüşçesine sarsıldım. Zapt edemediğim bir raşe bütün bedenimi esir aldı.
“Görünüşe göre bu kızda dişe dokunur bir hüner yok.”
Birdenbire, üç yıl evvel babamın beni adeta bir metaın kıymetini biçermiş gibi süzdüğü o meşum gün canlandı zihnimde. İşte o an, annemin o vakitler ne denli dehşete kapılmış olduğunu nihayet idrak ettim. Bu hanenin çarpık bir bataklık olduğunu biliyordum elbet; fakat o ana dek bu denli çürümüş ve tefessüh etmiş olduğunu asla tahayyül edememiştim.
Achille’in cansız bedenini gören o narin validem oracıkta yığılıp bayıldı. Bu felaketin akabinde günlerce yataktan kalkamadı, dermansız düştü. Benim de iliklerime kadar sarsıldığımı tasrih etmeye hacet dahi yoktu. Ahvalin değişmesi gerektiğinin pekâlâ farkındaydım. Şayet Achille böylesine pervasızca feda edilebiliyorsa, sıradaki kurbanın ben olmayacağımın hiçbir teminatı yoktu.
Zihnimde şimşek gibi çakan bu idrak, ensemdeki tüyleri diken diken etmeye kafi geldi. Babam Lante Agrece’nin yalnızca işe yarar hünerleri haiz olanlara teveccüh gösterdiğini bir kez daha acı bir veçheyle hatırlamıştım. O günden sonra, sözüm ona eğitimimi çok daha ciddiyetle ele almaya başladım. İçine düştüğüm bu vartayı daha rasyonel bir nazarla tartmam artık kaçınılmaz bir zaruretti.
“Xana, yavrum, derslerin nasıl gidiyor?”
“Gayet iyi gidiyor valideciğim. Gayretle çalışıyorum.”
“Harika. Her gün elinden gelenin en iyisini yapmalısın ki büyüdüğünde Agrece adına layık bir ferde dönüşesin.”
“Emredersin anne.”
Artık bana söylediklerine muhalefet etmiyordum.
Eğitimime gelince; ağırlık merkezim baştan çıkarma sanatı olsa da bu, diğer disiplinleri savsaklayabileceğim manasına gelmiyordu. Temel beden terbiyesinin yanı sıra; silahşorluk, farmakoloji, istihbarat toplama, hitabet sanatı ve mümasili sayısız sahada tedrisat görmek mecburiyetindeydim.
Akrabalık hissiyatından bütünüyle tecrit edilmiş bir hane olmamıza rağmen, ayda bir tertip edilen ve “büyük ziyafet” adı verilen mutat bir meclis kurulurdu. Ne var ki pederim, bu meclise iştirak edip kendisiyle vakit geçirmesi için yalnızca bir önceki ayın en yüksek muvaffakiyet gösteren ilk üç çocuğunu lütfedip kabul ederdi. Tahmin edileceği üzere, Achille henüz hayattayken dahi ne o ne de ben bu çıtayı aşabilmiştik.
Onun ölümünün ardından iki çocuk daha tasfiye edildi. Biri yaklaşan tehlikeyi sezmiş olmalı ki firara cüret etti; lakin nihayetinde derdest edilip feci bir akıbete duçar oldu. Bu dünyanın mantığını durmaksızın sorgulamaktan kendimi alamıyordum; lâkin cevabın bizzat Lante Agrece’nin iki dudağının arasında yattığını anladığım an, aklımı başıma devşirdim.
Achille’in irtihalinden bir yıl sonra, henüz 12 yaşımdayken ilk kez o büyük ziyafete davet edildim. İşte tam o anda ve orada, reenkarne olduğum bu yeni dünyanın aslında bir romandan ibaret olduğu hakikati zihnime dank etti.