* * *
“Şu anahtarı bana birazcık ödünç versen diyorum?”
Şimdiki zamana sararsak, gizlice bodrumdaki zindana inmiştim. Merdivenleri indikten sonra, iç odalardan sızan serin ve rutubetli havanın izlerini taşıyan ana girişin önünde durdum.
“Korkarım bunu yapamam leydim. Efendimiz içeriye kimsenin girmemesini kesin bir dille yasakladı,” dedi zindan muhafızı.
“Yani ne yani, beni geri mi çeviriyorsun? Gerçekten mi?” diye karşılık verdim. Muhafız, sesimdeki iğneleyici tondan irkildi. Başımı hafifçe yana eğip ona alaycı bir şekilde sırıttım; bana karşı gelmeye cüret etmesini bekler gibiydim.
12 yaşımda o büyük ziyafete ilk davet edilişimden bu yana, şimdi 16 yaşıma gelene dek, o imrenilen davetlerin daimi bir katılımcısı olmuştum. Başka bir deyişle, Agrece klanının parlayan yıldızıydım. Yanlış anlamayın; bu başarımla özellikle gurur duyuyor falan değilim, sadece öyle denk geldi. Tam olarak suç işlemeye yönelik hırslarım olmasa da, tahtalı köyü boylamamak için elimden geleni yapmak zorundaydım.
“Ama…” diye geveledi muhafız. Bir tık daha zorlasam pes edecek gibi duruyordu. Tek soru, onu tehdit mi etmem gerektiği yoksa tatlı dille mi kandırmam gerektiğiydi…
Kısa bir kararsızlıktan sonra, kadınsı cazibemle onu lütuflandırmaya karar verdim. Büyü gibi, yüzü anında pembeleşmeye başladı. Ama ne oluyoruz ya? Baştan çıkarma kısmına daha başlamamıştım bile. Bu herif bana ÇOK fazla hızlı düşüyordu. Karşımda boynu darağacına uzanacak talihsiz bir zindan muhafızı daha dikiliyordu. Muhtemelen rütbe açısından en alttakilerin de altıydı, genç olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Henüz 20’sine yeni basmış gibi duruyordu. Zindanı varlığımla neredeyse hiç şereflendirmediğim için, çekiciliğime karşı herhangi bir bağışıklık geliştirmiş olma ihtimali yok denecek kadar azdı; bu da benim işime gelirdi.
Muhafız öylece bocalayıp dururken, anahtarları elinden kapıverdim.
“Sadece şöyle bir göz atacağım. Burada olduğuma dair tek bir iz bile bırakmayacağım, bu yüzden babama bu ‘ziyaretsizliğimden’ bahsetmene gerek kalmayacak. Anlaşıldı mı?”
Gülümsemeyle süslenmiş kendinden emin bir fısıltı, işi bitirmeye yetti de arttı.
Yeni sırrımızı açığa çıkarmayı aklından bile geçirmeyeceğine yeminler ederken, gerçekten de kapıyı açıp beni içeri buyur etti. Hıh. Yakında görevinden alınacak bir ahmak daha.
Zindana adımımı atarken hükmümde oldukça acımasızdım. İçerideki nemli hava, adeta derimin altına işlemeye çalışıyor gibiydi. Berbat, leş gibi kokuyordu. Zindanların esirleri tutmak—ve çoğu zaman işkence etmek—için kullanıldığı düşünüldüğünde, koku benim için sürpriz olmamalıydı.
Karanlık bir kararlılıkla koridorda ilerledim. Hücre kapısının demir parmaklıkları arasından, görmeye geldiğim kişiyi fark ettim. Muhafızdan aldığım anahtarları kavrayıp kapıyı açtım.
Gııcııırt.
Paslanmış menteşe sanki acı içinde çığlık attı.
Kaçırılan genç hâlâ tepeden tırnağa bağlıydı ve en dipteki duvara yaslanmış oturuyordu. Başı yere doğru eğikti; ilk fark ettiğim şey, gümüşi yele saçlarının o garip, mavimsi tonu oldu. Daha önce beni böylesine ürküten altın sarısı gözbebeklerindeki nefret dolu bakışlar, şimdi göz kapaklarının ardına gizlenmişti.
Yakın zamanda bilincinin yerine geleceği pek benzemiyordu. Kapıya yaslanıp temkinli bir şekilde seslendim.
“Baksana…”
Gerçi kafamın içinde daha çok, “Pişt! Kadın başrolün abisi, lütfen gözlerini aç!” der gibiydim.
“Cassis Pedelian.”
Adını anmış olmama rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Kapı eşiğinden uzaklaşıp biraz daha yaklaştım. Uzaktan tahmin ettiğimden çok daha kötü bir durumdaydı. Büyülü kelepçeler bileklerine ve ayak bileklerine geçmişti; üst katta yanımızdan ilk geçtiğinde fark etmediğim yeni yaralar da vardı.
Babam sadece uysallaşana kadar kilit altında tutulmasını söylemiş olsa da, anlaşılan oğlana kırbaç da vurmaya karar vermişlerdi. Neyse ki yaralarda cam kırıkları yoktu, bu da sadece normal kırbaçlar kullandıkları anlamına geliyordu. Hâlâ tek parça halinde durduğu düşünülürse, gerçek durumunu kestirmek zordu.
Bu şanslı keratadan farklı olarak, Lante Agrece’in buraya gönderdiği zavallıların çoğu neredeyse her zaman çok daha kötü kaderlerle yüzleşirdi. Bu zavallı çocuğun “iyi durumda” olmasına yakın bile değildi tabii, ama Agrece zindanının tipik standartlarına bakılırsa, o kadar da feci sayılmazdı.
Bu da nihayetinde biraz rahatlayabileceğim anlamına geliyordu. Fakat bu çocuk ölecek olursa, bu berbat ailenin bir üyesi olarak çok geçmeden benim de aynı kaderi paylaşacağımı çok iyi biliyordum. Koynuma sakladığım ilacı çıkardım, sonra başını yukarı kaldırdım.
Şıngır.
Vay canına, ne kadar da yakışıklı bir şeytandı bu böyle. Bir aristokratın o zarif çehresine sahipti. Solgun yüzündeki taze yaralar, onu neredeyse mazoşizm meraklısı gibi gösteriyordu. Adeta ona eziyet edilsin diye yalvaran bir yüzü vardı.
Daha önce bize dik dik bakarken mağrur bir ruhla dolup taşıyor gibiydi. Ama gözleri kapalı öylece huzur içinde yatarken zararsız—hatta narin görünüyordu. Görünüşüne bakılırsa, benden birkaç yaş büyük olduğu düşünülebilirdi ama tam olarak söylemek gerekirse hâlâ 17 yaşındaydı sanırım.
“Bu iş zor olacak.”
Onunla başka bir yerde karşılaşmış olsaydım, sadece yakışıklılığına hayran kalır ve geçip giderdim. Ancak artık bizim bölgemize kilitlendiği için mesele biraz daha karmaşıktı.
Bunun temel sebebi, tam da Charlotte’ın tipi olmasıydı. Charlotte, daha önce en yeni esirimizle oynamak için izin isteyen iki üvey kardeşimden biriydi. Benden üç yaş küçük olmasına rağmen baş belasının tekiydi; ama geleceğin suçluları söz konusu olduğunda inkar edilemez bir baş belası, dişli biriydi. Nispeten genç olmasına karşın, babamın eve getirdiği “oyuncaklar” üzerinde sık sık serbest bıraktığı sadist bir damarı vardı.
Oğlanın yüzünü daha detaylı incelemek için gözlerimi kıstım. Sonra çenesinden tutup ağzını araladım.
“Ihh…”
Öncelik sırasına göre, ona biraz ilaç vermem gerekiyordu. Kanayan dudağına yanlışlıkla değmiş olmalıydım ki aniden irkildi. Uyanmasını istemediğimden bir an hareketsiz kaldım ama aslında endişelenmeme hiç gerek yoktu çünkü bilinci kapalı kalmaya devam etti. Aferin sana. Bu noktada, birazcık acıya katlanabilirsin. Biz Agrece çocukları, aylık değerlendirmelerimiz sırasında kanayan dudakların daimi sahipleriydik zaten.
“Nazik bir dokunuş” diyemeyeceğim bir kabalıkla hapı boğazından aşağı ittim. Bir bakıma, baygın olması işleri kolaylaştırmıştı. Uyanık olsaydı, ona sunduğum ilacı kabul etmesi pek olası değildi.
“Iııgh…”
Çocuk hemen inlemeye başladı. Açıkçası bu küçük gelinciğin bunca zamandır baygın numarası yapıp yapmadığını merak ettim. Her an uyanacak gibi görünüyordu. Ve çok geçmeden, uyandı da. Göz kapakları hafifçe titredi, ardından açılarak altın sarısı gözbebeklerini gözler önüne serdi. Odaklanamıyormuş gibi etrafa bakındı, sonra yavaşça gözlerini kapatıp tekrar açtı.
Lanet olsun bu çocuğa! En azından biraz daha baygın kalmasını ummuştum. Bir an sonra gözlerimiz kilitlendi.
“Şey… Selam.”
Başka ne diyeceğimi bilemeyerek, öylece şuursuzca selam verdim. Açıkçası, o durumda söyleyebileceğim tartışmasız en ezikçe şey “selam”dı; ama neyse ki çocuk kendine gelmekte yavaştı. Ancak bu gecikme uzun sürmedi. Kısa süre sonra gözleri idrakle keskinleşti. Sonunda varlığımı fark etmiş gibiydi. Aynı anda ağzındaki ilacı da fark etmiş görünüyordu.
“N-Ne oluyor—Mmph!” diye kekelemeye başladı, ancak boğuk itirazı birdenbire kesildi. İtiraf etmek gerekirse, bunun sebebi çenesini kapatması için elimi ağzına bastırmış olmamdı. Doğrusu bu bir refleksti ama bana oğlanın alev alev yanan öfkesini kazandırmıştı.
Elimden kurtulmak için çırpınmaya başladı, hareket ettikçe prangaları gürültüyle şangırdıyordu. Tanrım, bu çocukta hâlâ ne çok can varmış böyle. Dürüst olmak gerekirse, deposunda hiç yakıt kalmamıştır sanıyordum. Yine de, hareket etmek için çırpınmasının benim üzerimde sıfır etkisi vardı; çünkü büyülü kelepçelerini duvara bağlayan zincirlerin bundan çok daha fazlasına dayanabileceğini biliyordum.
“Mmph!”
“Tükürmeye çalışmayı kes. Zehir değil, panzehir o.”

Yorumlar 0