***
Ertesi gün zindanı tekrar ziyaret ettim.
Her şeyin ilk denemesinin her zaman en zoru olduğunu, sonrasında ise her şeyin yokuş aşağı aktığını sıkça duymuşumdur. Zindana girmek benim için en başından beri oldukça kolay olduğuna göre, bu durum ikinci seferin tam anlamıyla çocuk oyuncağı olacağı anlamına geliyordu.
Muhafıza yağ çekmeye çalışmama gerek bile kalmadı. Geldiğimi görür görmez kilidi hemen açtı. İçeri girmeden önce, “Dün ben uğradıktan sonra zindanı ziyaret eden başka biri oldu mu? Jeremy, Charlotte ya da başka biri geldi mi mesela?” diye sordum.
“Hayır leydim. Efendimiz içeriye girişi herkese yasakladı.”
“Anlıyorum… Yine de beni içeri alıyorsun.”
Bu rahat tavırlı sözüm onu bir anlığına afallattı. Onu bir kez daha süzdüm, ardından manidar bir gülümseme sundum.
“Yani benim için bir ayrıcalık yapıyorsun, öyle mi?”
Dünden beri zindana başka kimsenin inmediğini söylerken ona inanmıştım.
“Adın neydi?”
“Şey…”
“Adın. Neydi?”
Benden bariz şekilde büyük olan birine kesinlikle sıfır saygı gösteriyordum; fakat o, bozulup öfkelenmek yerine bir sersem gibi kızarmakla yetindi.
“Y… Yoan, leydim.”
“Anladım. Yardımın için teşekkür ederim Yoan. Benim yüzümden başının belaya girmesini hiç istemem, bu yüzden dünkü gibi nasıl olduğuna bakıp hemen içeri girip çıkacağım.”
“Ah, lafı bile olmaz leydim, hiç zahmet değil!”
Gülümseyerek ona adıyla hitap etmek, onu avucumun içine almama yetti de arttı bile. O kadar heyecanlanmış görünüyordu ki gevezelik etmeye başladı:
“Hakkınızda o kadar çok şey duymuştum ki Leydi Roxana, sizinle böyle karşılaşmak bile BÜYÜK bir onur! Ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun, size herhangi bir şekilde hizmet edebilme fırsatı bulduğum için öyle sevinçliyim ki! Ve…”
Gevezeliğine kulak asmadan, ona son bir tebessüm fırlatıp zindana girdim. Ortam hâlâ tekinsizdi, hava ise her zamanki gibi tiksinç derecede bayattı… Mümkün olsa kesinlikle uzak durulmak istenecek türden bir yerdi. Ama Cassis Pedelian esir tutulurken başka ne seçeneğim vardı ki?
Gııcııırt.
Metal kapıyı kendime doğru çektiğimde, acı içinde bir kez daha feryat etti. Tahminimce en az yüz yıldır yağlanmamıştı. Yoksa bu genel olarak hapishanelerin fıtratında mı vardı? Eski korku filmlerinde ve ürpertici hikayelerde ne zaman insanın tüylerini diken diken eden böylesi bir ses çıksa, genellikle korkunç bir şeylerin olmak üzere olduğunu gösterirdi. Ya da sadece tüm bu rutubet yüzünden miydi?
Nihayet bu dağınık düşüncelerden sıyrıldığımda, başımı kaldırıp çocuğun dik dik bana baktığını gördüm. Yakıcı güneş gibi yoğun altın sarısı gözleri, adeta içimi delip geçiyordu.
“Aa, bugün uyanıksın demek.”
Belki de aklım hâlâ dünkü durumunda takılı kaldığından, onu böyle pürdikkat uyanık görmek beni şaşırttı. Fakat bu lafımdan sonra, sessiz ama o yoğun bakışları hızla bir yüz ekşitmesine dönüştü.
“Sen…”
Sesindeki tehditkâr tonla söze başladı; dünkü ziyaretçinin ben olduğumu çözmüş gibiydi. Ama neredeyse baygın halde olduğundan, beni gerçekten görüp görmediğinden hâlâ şüpheliydim. Hücreye adım attığımda uyarırcasına hırladı:
“Dün bana tam olarak ne verdin?!”
Sesi hâlâ bitkin ve çatallı olsa da, bana fırlattığı o buz gibi bakış fırsat verilse beni tek hamlede katledebileceğini hissettiriyordu. Eli kolu hâlâ bağlı biri için fazlasıyla cüretkârdı doğrusu. Yine de aynı kişi olduğumu bilmesinde bir sakınca görmedim.
“Panzehir olduğunu söylemiştim. Vücudundaki felç zehrini etkisiz hale getirmek için verdim,” dedim sakin bir tavırla. “Etkileri en az beş gün sürerdi ve canını çok fena yakardı.”
Şöyle baştan aşağı hızlı bir göz gezdirdiğimde, son ziyaretimden bu yana başka bir yara almadığını görebiliyordum. Ya da en azından göze çarpan bir yara yoktu. Başkalarının fark etmesinden korktuğum için kırbaç yaralarını tedavi etmeye kalkışmamıştım.
“Buna inanmamı mı bekliyorsun?” diye sordu.
Ben de karşılık olarak sordum: “Dünkünden daha iyi hissediyor musun, hissetmiyor musun? Baksana, bugün ne kadar da düzgün konuşabiliyorsun.”
Bu soru onu bir anda afallatmış gibiydi. Doğal olarak benden hâlâ şüpheleniyordu ve daha fazlasını öğrenmek için can atıyordu, ama aynı zamanda temkinliydi.
“Diyelim ki panzehirdi… o zaman neyin peşindesin sen?”
“Hiçbir şeyin.”
Gözlerinde bir anlık belirsizlik belirdi ama sadece bir saniyeliğine. Kısa süre sonra yine o serinkanlı bakışlarıyla bana dik dik bakmaya geri döndü.
“O zaman kim olduğunu söyle bana, kimsin sen?”
Alçak, hırıltılı sesi yerde bana doğru sürünerek geliyor gibiydi. Benim kim olduğumu sormadan önce ilk olarak kendisini tanıtması gerektiğini düşündüm ve konuştum: “Cassis Pedelian.”
Çocuk kendi adını duyunca irkildi.
“Adın bu, değil mi?”
Adının kesinlikle bu olduğunu pekâlâ bilerek sordum; ama dürüst olmak gerekirse, yanılmış olsaydım mutluluktan havalara uçardım. Tabii ki yanılmamıştım ve verdiği yanıt da bunu hemen doğruladı.
“Ne tür bir oyun oynuyorsun sen?! Kim olduğumu gayet iyi bilerek beni bu lanet yere sürüklediniz!”
Kahretsin! Artık şüpheye yer bırakacak zerre kadar pay kalmamıştı. Yanılmış olmayı o kadar, ama O KADAR çok istemiştim ki.
“Şimdi kim olduğunu söyleme sırası sende. Gerçi Agrece’in pislik ayakçılarından biri olduğunu tahmin edebiliyorum.”
Demek Agrece topraklarında olduğunu zaten biliyordu. Ama bu pek de sürpriz sayılmazdı, zira babam yürüttüğü suç işleri konusunda öyle pek gizli kapaklı biri değildi. Hatta birinin yüzüne kahkahalar atarak kılıcıyla onu anında biçiverecek türden bir adamdı.
Şaşkınlık ve kaygı içinde bir süre oğlanı izlemeye devam ettim, ardından iç çektim.
“Bak, sana bir şey sormam gerek.”
“Hayır, sana kim olduğunu ben sordum. Önce sen bana cevap vereceksin.”
Talebini görmezden gelerek bunca zamandır aklımı kurcalayan meseleye geçtim.
“Doğruyu söyle—şu an hiçbir şey göremiyorsun, değil mi?”
Cevap gelmedi. Zindanı sadece sessizlik kapladı. Cassis Pedelian hareketsiz kaldı ama cevabı biliyordum, çünkü bakışları bir an bile benden sapmamıştı.
“Haklıymışım demek. Görüşünü kaybetmişsin.”
Ona doğru yaklaştığımda, gözlerinin yüzüme kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Hatta hücresine girdiğim andan itibaren hareketlerimi oldukça doğal bir şekilde takip etmişti; kesin olarak emin olamamamın sebebi de buydu zaten.
“Kaç parmak gösteriyorum?”
Parmaklarımı yüzünün önünde salladım.
“Çek elini yüzümden!” Belli ki dalga geçilecek havasında değildi.
Yine de bu tepkiden sonra artık emindim. Yaşadığı hüsran bunu doğrulamıştı.
“Bana beklediğim tepkiyi vermemene şaşmamalı,” dedim.
Beni görebiliyor olsaydı, gözbebeklerinin çoktan büyümüş olacağına emindim. En azından, gözleri bana ilk değdiğinde büyümesi gerekirdi.
Bu dünyada yaşadığım süre boyunca, güzelliğimle ilk kez karşılaşan hiç kimse o ilk şaşkınlığını gizleyememişti. Elbette düşman bölgesindeki herkese karşı temkinli ve öfkeliydi, ama bu bambaşka bir meseleydi. Kulağa kibirden muzdaripmişim gibi geldiğimin farkındayım. Durum bu olsa bile, işin aslı sadece mantıklı bir gözlem yapıyordum.
Fakat sözlerimin Cassis’e hiçbir anlam ifade etmediğini görebiliyordum. İçinde bulunduğu durum düşünülürse, sanırım bu gayet doğaldı. Benim içinse, babamın ayakçılarından biri olup olmadığımı sormuş olması, görüşünün kaput olduğunun bir başka kanıtıydı. Zira daha dün, kardeşlerimin ve benim yanımdan geçerken tam da bana doğru bakmıştı.
Her neyse, kaçırılma esnasında sadece felç edilmekle kalmayıp aynı zamanda kör de edildiğini çok geçmeden çıkardım. Bileklerindeki ve ayak bileklerindeki kelepçeler de sıradan cinsten değildi. Onlar gerçek canavarlara karşı kullanılmak üzere saklanan şeylerdi. Bu büyülü kelepçeler canavar kirişleri dokunarak yapılmıştı, bu yüzden sıradan olanlardan katbekat güçlüydüler; bu da çocuğu ele geçirmenin bir hayli zahmetli olduğunu gösteriyordu. Bir gün önceki o delici bakışları aklımı başımdan almıştı ama en azından benim ve kardeşlerimin nerede olduğunu sadece tahmin ettiği artık netleşmişti.
Kötü bir niyetim olduğundan değil, ona ne yapıldığına dair bir ipucu bulabilir miyim diye onu tepeden tırnağa taradım. Sonra fark ettim. Hemen gömleğinin önünü çekip yırttım, ancak elim göğsüne değdiği anda Cassis kaşlarını çatarak geri çekildi.
“Sana bunu yapan şey zehir değil bir büyüymüş, bu yüzden etkisi çok uzun sürmez.”
Bel bölgesine kazınmış o minik girdap şekli, Cassis’in fiilen kör edildiğini doğruluyordu. Yine de buna rağmen beni az kalsın kandıracaktı. Dişli biri olduğuna şüphe yoktu… Kaşlarımı çatıp yüzüne baktığımda, bakışları bir kez daha tam hedefi bularak benimkilerle buluştu. Bu kadar yakından, bir gün önce o kadar da belirgin olmayan o varlığının ağırlığını hissedebiliyordum.
Baygınken onu narin ve masum bir genç sanmıştım ama bana tepeden böyle bakışını gördükten sonra, karizmasının ağırlığını kesinlikle duyumsayabiliyordum. On yedi yaşındaki birinin fersah fersah ötesinde bir auraydı bu. Böylesine tehlikeli bir durumda koruduğu sükunet bile başlı başına bunun kanıtıydı.
“Sanırım şimdilik gözlerini kendi haline bırakacağım.”
Bunu söylerken bile zerre kadar korku veya endişe belirtisi göstermedi. Aksine, o buz gibi bakışları öylesine yoğundu ki neredeyse ürperdim.
“Görüşün birkaç güne geri gelir. Üstelik büyüyü bozma büyüsü biraz çetrefillidir, bu yüzden şu an yapılması pek akıl kârı olmaz.”
Gerçek niyetimi tartmak için tüm dikkatini vermiş gibi, tek kelime etmeden beni dinledi. Beni çözmeye çalıştığını hissettiğim için devam ettim:
“Muhtemelen bana inanmayacaksın,” diye mırıldandım. “Ama gerçekten ölmeni istemiyorum.”
“Ne?”
Bunu duyduğunda gerçekten afallamış olmalıydı, nitekim ifadesinin birdenbire tamamen değiştiğini fark ettim. Ancak artık gitmem gerekiyordu, bu yüzden, “Yakında tekrar uğrarım,” dedim.
“Bekle! Dur bir daki—!” Beni orada biraz daha tutmaya çalışarak bağırdı ama ben çoktan kapıdan çıkmıştım bile.

Yorumlar 0