***

Odama döndüğümde hiç de iyi hissetmiyordum. Ama en yeni esirimizin gerçekten Cassis Pedelian olduğunu bizzat doğruladıktan sonra benden iyi olmamı kim bekleyebilirdi ki? Kahretsin! Böylesine tehlikeli bir durumun içinden nasıl çıkacaktım ben? Ve neden, ama neden bu kadar iflah olmaz derecede kötü bir ailede doğmuştum sanki!

O çocuğun iyiliğine neden bu kadar kafayı taktığımı anlamak için sanırım içinde bulunduğum roman hakkında biraz daha detay vermem gerekir. Bu, Agrece ailesinin ve benim kaderimi barındıran bir kitaptı. Önceki hayatımda o araba kazasındaki ani ölümümden önce bir aşk romanı okumuştum. Henüz tezimle boğuşmaya başlamadığım zamanlardı. Sınıf arkadaşlarımdan biri bu kitabı popüler olduğunu söyleyerek önermişti. Romantik kurguların hiçbir zaman büyük bir hayranı olmasam da, arkadaşıma güvenmiştim ve tesadüfen bolca boş vaktim vardı; kitaba göz atmam için gereken tek bahane de bunlardı zaten.

Kitabın adı *Uçurum Çiçeği* idi. Ve evet, isminden de anlaşılacağı üzere bu gotik bir aşk romanıydı. Dürüst olmak gerekirse, okudukça kitabı en yakın duvara fırlatma isteğim katlanarak artmıştı.

Ana hikaye, kendisini kaçıran adamlarla yaşadığı birkaç hararetli ilişkinin tam ortasında kalan kadın başrol Sylvia’nın etrafında dönüyordu. Hikaye en iyi ihtimalle yetişkinlere yönelik (+18), ters-harem türünde bir fantezi olarak tanımlanabilirdi. Dünyanın kurgusu da oldukça özgündü. Bu dünyayı yöneten ve beş renkle temsil edilen beş aile klanı vardı: Mavi, Beyaz, Kırmızı, Altın ve Siyah. Sylvia, Pedelianlar olarak bilinen Mavi klana aitti.

Hikaye, Sylvia henüz gençliğinin baharındayken başlar. Doğru ışık altında mavimsi parıltılar yayan, bu dünyaya ait değilmiş gibi duran gümüş saçlara sahip, güzel ve sevimli bir kızdır. Ayrıca altın sarısı gözleri vardır. Varlıklı ve huzurlu bir ailede büyüdüğü için herkes tarafından el üstünde tutulur ve hiçbir eksiği yoktur. Bir de harika anlaştığı bir ağabeyi vardır.

Gerçek hayattaki abi-kardeş ilişkileri neredeyse her zaman gergin olsa da, bu tarz hikayeler kardeşleri hep tam tersi bir ışıkta gösterir. Biraz abartacak olursam, birbirlerine duydukları sevgi ve endişe öylesine büyüktü ki, birinin ihtiyacı olsa diğeri gözünü kırpmadan bir uzvunu feda edebilirdi. İlk okuduğumda kendi kendime bıyık altından gülüp, “ancak kurgularda olur” diye düşündüğümü hâlâ hatırlarım. O zamandan bu yana fena halde haddimi bildiren bir ders aldığımı itiraf etmeliyim.

Her neyse, asıl trajedi kadın başrolün ağabeyinin aniden ortadan kaybolmasıyla başlar. O sırada kız 15, çocuk ise 17 yaşındadır. Ve evet, hikayede kaybolan o abi, şu anda ailemin zindanında kapana kısılmış olan Cassis Pedelian’ın ta kendisidir. “Mavi Varis” olarak da bilinen Cassis, ailenin tayin edilmiş tek varisi olduğu için aile işlerini denetleme görevini üstlenmiştir.

Bir gün, ailesinin bölgesinin sınırında şüpheli hareketlilikler fark eder ve durumu incelemek için yola çıkar. Fakat çok geçmeden kaybolduğu bildirilir. Kadın başrol ve ailesinin onu bulmak için nasıl çırpındığını söylemeye gerek bile yok. Şüpheleri vardır ve Cassis’in kayboluşunun, Pedelianların kadim düşmanı olan Siyah Agrece klanının işi olduğunu tahmin ederler. Böylesine kasvetli bir isme sahip olduktan sonra, Agrecelerin baştan aşağı böylesine şeytani bir hane olmasına şaşmamalı. Ben bile kabul etmeliyim ki, bu isim böylesine kusursuz derecede kötü bir aileye tam oturuyor.

Bir tarafta adaletin savunucuları olarak bilinen Pedelianlar, diğer tarafta ise sonsuz derecede kötü Agreceler varken, bu iki ailenin birbiriyle anlaşmasının imkanı yoktu. Durumu daha da kötüleştiren şey ise, her iki klanın liderlerinin yakın zamanda büyük bir çatışma yaşamış olmasıydı.

İpuçlarını birleştiren Sylvia’nın ailesi, Cassis’in kaybolmasının can düşmanlarının kirli bir oyunu olduğuna kanaat getirir. Ki durum gerçekten de böyledir. Ancak ellerinde hiçbir kanıt yoktur. Her bir klan güç bakımından neredeyse denk olduğundan, Pedelianlar ne kadar mantıklı olursa olsun salt bir önseziyle hareket etme riskini göze alamazlar; tabii hiçbir şey yapmadan öylece bekleyemezler de. Bir noktada Agrece topraklarına casuslar göndermeye karar verirler ama hepsi birbiri ardına eve birer ceset olarak döner.

İşler üç yıl boyunca bu şekilde devam eder. Bu süre zarfında Sylvia, ağabeyini bulma umudunu asla kaybetmez. 18 yaşına bastıktan sonra, ağabeyini kendi başına aramak için yola çıkmaya karar verir. Ne yazık ki, hikayenin +18 bir kurgu olması gibi can sıkıcı bir detay hâlâ mevcuttur. Ve inanın bana, bu boşuna söylenmiş bir detay değildir…

Sylvia ağabeyinin nerede olduğuna dair bilgi toplamak için Beyaz, Kırmızı ve Altın topraklarında dolaşırken, bu klanların akıl almaz liderleriyle karşılaşır. Diğer okuyucuların onlar hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum ama bana göre her biri tastamam kafayı yemişti. Hikayenin kadın başrolüne sırılsıklam aşık olduktan sonra, romantik kur yapma anlayışları kızı kaçırıp hapsetmekten ibaret oluyordu. Kitabı okurken, onların bir avuç ezikten başka bir şey olmadıklarını düşündüğümü çok net hatırlıyorum.

Siyah Agrece kalesinde bile, sonunda Sylvia’yı kaçıran bir başka sevda budalası ahmak olduğunu hatırlıyorum. Bir bakıma bu kaçırılma, kızın bunca zamandır pek bir başarı elde edemeden girmeye çalıştığı düşman inine sızmasını sağlar. Ancak içeri girdiğinde, ağabeyi Cassis’in Agreceler tarafından çoktan vahşice katledildiğini öğrenir.

Bunun üzerine Agreceleri yerle bir etmek için Beyaz, Kırmızı ve Altın klanlarından olan taliplerinin yardımını almaya karar verir. Agreceler tamamen yok edildikten sonra Sylvia ve talipleri sonsuza dek mutlu yaşamak üzere ters bir harem kurarlar… Ama hikaye böyle bitmez! Böyle bitseydi zaten o “gotik aşk” unvanının hakkını veremezdi. Kısacası hikaye, erkek taliplerin Sylvia’yı bir kuş kafesine kapatıp onu bir oyuncak gibi kullanmaya karar vermeleriyle son bulur; nitekim romanın adı da bu yüzden *Uçurum Çiçeği*dir.

Ne saçmalık ama… Sadece Sylvia fena halde harcanmakla kalmaz, aynı zamanda Pedelianlar öfkeden gözleri dönmüş bir şekilde ailemizin son ferdine kadar peşine düştüğü için tüm Agrece klanı tamamen yok edilir. Sylvia’ya aşık olan diğer klan liderleri de Agreceleri ezmek için ellerinden geleni yaparlar.

Ve bir yan not olarak belirtmeliyim ki, reenkarne olduğum Roxana karakteri, temelde Agrecelere hizmet eden sıradan bir yan karakterden ibarettir. “Ne yaparak?” diye sorulabilir. Tanımlamam gerekirse rolü sıkıcı ve tahmin edilebilirdi.

Babasının emriyle Roxana, Sylvia’nın sevgililerini ayartmaya çalışır ama başarısız olur. Ardından büyük katliam gününde, tıpkı diğer herkes gibi o da ölür.

“Kahretsin, çifte kahretsin! Şu reenkarne butonuna bir kez daha basmanın gerçekten hiçbir yolu yok mu?”

Bana dağıtılan bu berbat kadere kim bilir kaçıncı kez hayıflandım. Ve evet, karakterimin başına gelen sonun kötü ailelere mensup kötü karakterlerin olağan kaderiyle uyuştuğunu biliyorum; yine de sırf bir Agrece olarak yeniden doğdum diye ölmek zorunda olmam inanılmaz derecede haksız hissettiriyor! Bu, sadece kurunun yanında yaşın da yanmasından başka bir şey değil.

Beni de yanlış anlamayın. Dürüst olmam gerekirse, Agreceler kadar kötü bir klan zaten kökten kazınmalıdır. Burada bulunduğum süre boyunca gözlemlediklerime dayanarak söyleyebilirim ki, Agrecelerin her birinin kafasında en az bir tahta kesinlikle eksik. Zaten arızalı değillerse bile, bu lağım çukuru klan çok geçmeden öyle olmalarını sağlar. Bu evde insan ya uyum sağlar… ya da bertaraf edilir. Ağabeyim Achille’e yaptıkları gibi, bir gün sizi “kusurlu” bir mal olduğunuz gerekçesiyle bir kenara atıverirler.

Şimdi bile, öldüğü günü sanki dünmüş gibi hatırlıyorum. Ve açık konuşmak gerekirse, bu cehennem çukurundan kaçıp gitmeyi sık sık aklımdan geçiriyorum; fakat benim gibi parlayan bir yıldız bile Agrece klanını oluşturan diğer tetikte ve korkunç tipleri tamamen atlatabileceğinden emin olamaz.

Tık, tık.

Kapımda biri vardı.

“Leydi Roxana, benim, Emily.”

“Gir.”

İfadesiz yüzlü bir kadın kapımdan içeri girdi. Hizmetçim olarak, her gün bu saatte odama uğrardı. Elinde bir tepsi tutuyordu; üzerinde bir bardak su ve iki kez katlanmış beyaz bir kağıt parçası duruyordu.

“Raporunu ver.”

“Netarium tolerans seviyeniz şu anda 5.0’a ulaştığı için dozunuz 0.2 peron artırıldı. Bu da 4.7 peronluk ölümcül dozu aştığınız anlamına geliyor; bu sebeple mide ağrısı, geçici felç, kan kusma ve benzeri yan etkiler beklemelisiniz.”

Bunların hiçbirini duymaktan hoşnut kalmamıştım ama yine de ilaç kesesindeki beyaz tozu su bardağına boşalttım.

Başkaları böyle bir şeyi görse dehşete düşebilirdi ama biz Agreceler için bu büyütülecek bir durum değildi. Çocukluktan itibaren tüm aile üyeleri, bağışıklık kazanmak amacıyla çeşitli zehirleri küçük miktarlarda tüketirdi. Miktarlar her bireyin kendi bünyesine göre ayarlandığından, asla gerçek bir ölüm tehlikesi bulunmazdı. Bu yüzden “ölümcül” bir doz beni aslında öldürmezdi. Tolerans eğitimimi bir süre önce tamamlamış olmama rağmen, kişisel sebeplerimden ötürü dozları artırarak almaya devam ediyordum.

“Jeremy ne alemde?” diye sordum ona gelişigüzel bir tavırla.

“Odasında, leydim,” diye yanıtladı Emily, artık boş olan bardak ve tepsiyle odamdan ayrılmaya hazırlanırken.

Jeremy, Charlotte ile birlikte yeni “oyuncakla” oynamak için tutturan üvey kardeşimdi. Son birkaç gündür nerede olduğuna dair gözümü üzerinden ayırmıyordum ama çok geçmeden beni aramaya geleceğini biliyord—

“Xana!”

İti an, çomağı hazırla… Tam Emily kapıyı açtığı sırada koridordan yüksek bir ses yankılandı. Onu kenara iten Jeremy, davetsizce odama daldı. Siyah saçları ve mavi gözleriyle, gerçekten son derece güzel bir çocuk olduğuna şüphe yoktu. Ve kadın başrolü kaçırarak en nihayetinde ailemizin çöküşüne yol açacak olan kişi de hikayenin o kötü kalpli yan karakteri, yani tam karşımda duran Jeremy Agrece’in ta kendisiydi.