“Ne zaman döndün abla? Daha önce uğramıştım ama burada değildin,” diye homurdandı Jeremy. Bana doğru yürüdü, sonra aniden kapıya doğru döndü. “Hâlâ ne dikiliyorsun orada? Çek git!”

Sesindeki zehir zemberek ton, benimleyken sık sık takındığı o neşeli tavrın tam zıddıydı. Emily kapının yanında dikilmeye devam edince Jeremy ona ölümcül bakışlar fırlatmaya başladı. Odamıza davetsiz dalanın kendisi olduğunu ve Emily’nin sanki bir davetsiz misafirmiş gibi davrandığını hiç umursamıyordu bile.

Emily’nin odada bulunmasından hoşlanmadığı açıktı ama Emily bana aitti. Bu yüzden aklı başında bir hizmetçi gibi benim emrimi bekledi ve üvey kardeşimi tamamen görmezden geldi. Sanki izinsiz girdiği için onu dışarı atmamı isteyip istemediğimi soruyor gibiydi.

“Çıkabilirsin, Emily.”

Emrim üzerine sessiz bir selam verip ayrıldı. Jeremy’nin buz gibi bakışları, onun uzaklaşan silüetine kilitli kalmıştı. Bana ait olan birine karşı fevri bir şey yapacağından şüpheliydim ama Emily’den hiç hoşlanmadığı besbelliydi.

“Jeremy.”

Tak.

Kapının kapanma sesiyle birlikte, içeri öylece daldığı için ona bozulduğumu fark etmiş gibiydi.

“Buraya gel.”

Elbette bunu belli edecek değildim çünkü Jeremy için ben onun tatlı mı tatlı ablasıydım. Çağrımla birlikte bakışlarını kapıdan çekip bana doğru geldi. Ona elimi uzattım.

“Daha önce geldiğimde oda boştu. Nereye gitmiştin?”

Elimi avucunun içine alıp ayaklarımın dibine çöktü, ardından başını uyluğuma yasladı. İlgiye aç bir yavru köpek gibi görünüyordu. Emily’nin varlığına neden bu kadar sinirlendiğini aniden anladım. Bu yönünü başka kimsenin görmesine asla izin vermezdi. Daha önce beni bulamamış olmak onu gerçekten hayal kırıklığına uğratmış olmalıydı. Bariz bir şekilde somurtuyordu.

Sakin bir ses tonuyla yanıtladım: “Kuluçka odasındaydım.”

“Zehirli kelebeklerin olduğu odayı mı diyorsun?”

“Hı-hı.”

Cassis Pedelian’ı görmek için zindana indiğimi itiraf edemezdim ya. Bunun nafile bir çaba olduğunu gizlemeye gerek duymadan kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Gerçekten onları yeniden kuluçkaya yatırmayı deneyecek misin?”

“Şey, bunlar son parti ve bu sefer başarmaya kararlıyım.”

“Açıkçası hepsinin geberip gitmesini tercih ederdim.”

“Ama harcadığım onca zaman ve emekten sonra şimdi bırakmak ziyanlık olur.”

Jeremy’nin bunun iyi bir fikir olduğuna ikna olmadığını görebiliyordum. Samimi endişesini hissedince ona karşı biraz daha yumuşadım. Romanda Jeremy, klanın tüm sırlarını ve kötülüklerini kadın başrole açığa vuran o sersem kötü karakteri oynuyordu. Fakat belki de henüz çok genç olduğu için şu an o kadar da fena görünmüyordu. Evet, kaba saba bir herifti ama diğer Agrecelerden daha kötü değildi. Üstelik bana karşı son derece tatlıydı.

“Babanın eve getirdiği şu yeni oyuncağı biliyorsun değil mi?” diye sordu, aniden başını kucağımdan kaldırarak. Cassis Pedelian’dan bahsediyordu. “O herifin yanına yaklaşmamıza bile izin vermiyor, bu da onun sıradan bir ahmak olamayacağı anlamına gelir. Sence kim bu?”

“Ben de emin değilim.”

Yeni tutsakların genel olarak Jeremy’nin ilgisini çektiğinin farkındaydım ama bu sefer o gizemli “misafiri” öğrenmeye bilhassa hevesli görünüyordu.

“Kolay lokma gibi görünmediğini düşündüğümü hatırlıyorum ama,” diye ekledim.

Oldukça boş bir yorumdu fakat Jeremy’nin dik oturmasını sağlamaya yetti.

“Bir saniye. Yoksa sen de mi… onunla ilgileniyorsun?”

Bir cevap ararcasına başını kaldırıp bana dik dik baktı. Sanırım ses tonumda bir şeyler sezmiş olmalıydı.

“Daha önce babamın getirdiği oyuncaklarla asla ama asla ilgilenmezdin abla.”

Bakışlarını benimkilerle aynı hizaya getirmek için tekrar kıpırdandı. Mavi gözlerinin tepkimi ölçmeye hazırlandığını görebiliyordum.

“Biliyorum ama bu ilginç görünüyordu.”

Bunu inkar etmenin bir manası yoktu. Jeremy gözlerini kısıp bana bakarken sakince gülümsedim.

“Hıh! Öyle miymiş?”

Zihnindeki dişlilerin son sürat çalıştığını görebiliyordum ama çok geçmeden çenesi yeniden kucağıma yerleşti.

“Peki madem abla, onu sana bırakıyorum o zaman.”

Jeremy’nin avını bir başkasına bırakması görülmüş şey değildi ama tam olarak bunu yapacağını biliyordum. Nereden mi biliyordum? Çünkü ilgime ve beni onaylamama açtı. Yüzündeki ifade bile adeta “İyi yaptım mı?” diye yalvarır gibiydi. Onaylanmak için can atan bir çocuktu o.

Ona gülümseyerek saçlarını okşamaya başladım. Başını elime bastırırken, doyurucu bir ziyafetin ardından gelen bir canlının memnuniyet dolu ifadesine büründü. Hatta bir kedi gibi mırıldandı. Fakat bir kedi de neticede bir yırtıcıdır. Bunu unutma lüksüm yoktu.

Yine de bana böyle yapıştığını görünce, sevgi ve ilgiye muhtaç 15 yaşında bir çocuk olduğunu düşünmekten kendimi alamıyordum. Bir süredir böyle düşünüyordum ve her zaman onun arzuladığı türden bir abla olmak için bilinçli bir çaba gösteriyordum.

Elimin dokunuşunu hissetmek onun bu hoşnut haline kesinlikle katkıda bulunuyordu. İşler planıma göre ilerlediği için ben de memnundum. Elim onu okşamaya devam ederken, zihnim soğukkanlılıkla bir sonraki hamlemi hesaplıyordu.

—

Agrecelerin kökü kurusun.

Cassis içinden düşmanlarına lanetler yağdırdı, ardından bir avuç kan tükürdü.

Zindan muhafızları ona işkence etmek için az önce gelmişlerdi. Bu, bağlıyken kırbaçlandığı ikinci seferdi. Amaçlarının ondan önemli sırlar koparmak değil, sadece acı çektirmek olduğunu anlamıştı. O kadar hırpalanmıştı ki yakışıklı, asil görünüşlü Cassis Pedelian’dan geriye neredeyse hiçbir iz kalmamıştı. Herkesin ona Mavi Varis olarak hürmet etmesinin nedenlerinden biri iyi görünüşüydü, ancak dillere destan siması artık gerçekten sadistçe işkencelerin izleriyle lekelenmişti. Ayrıca katlanmak zorunda kaldığı zehir, büyü ve tuzak sonucunda iç yaralanmalar da yaşamıştı.

Cassis düşman topraklarına sürüklendiğinden bu yana neredeyse dört gün geçmişti. Agrecelerin sinsi ve kötü bir güruh olduğunu her zaman bilirdi ama asla doğrudan bir saldırıya girişip Mavi Pedelianların bir üyesini kaçırmaya kalkışacaklarını tahmin etmemişti. Böyle bir eylem resmen savaş ilan etmek demekti. Agreceler cüret edip Pedelian topraklarına geçmiş, küstahça saldırıp Mavi klanın varisini esir almışlardı.

Fiziksel acı çok şiddetliydi ama Cassis’in canını asıl yakan şey yaşadığı katıksız öfkeydi. Elinden gelse Lante Agrece’i kılıçtan geçirir ve tüm yerleşkelerini yerle bir ederdi ama gerçek şu ki zar zor görebiliyordu. Cassis güçlükle demir parmaklıkların ardına baktı. Görüşü bir önceki güne göre düzelmişti ama yalnızca aydınlıkla karanlığı ayırt edebilecek kadardı. Kız, görüşünün geri geleceğini söylerken doğru söylüyor olmalıydı.

Şangır.

Uzaktan açılan bir kapının sesi onlara ulaştı, ardından ayak sesleri duyuldu.

Cassis sadece dikkatle dinledi. Muhafızlara ait gibi durmuyorlardı. Daha kısa adımlı ve çok daha hafif ayak seslerine sahip biri hücresine yaklaşıyordu.

O olmalıydı—gizemli hemşiresi.

Eşikten içeri adım attığını tahmin ettiği sırada kız, “Bugün berbat görünüyorsun,” dedi.

Ses tonunda bir parça özür mü vardı? Cassis iç çektiğini de duyar gibi oldu.

Aniden bir hareketlenme oldu, ardından burnuna hafif bir koku çalındı. Yükselen sıcaklıktan birinin kendisine çok yakın olduğunu anlayınca buz gibi bir sesle çıkıştı:

“Dokunma bana!”

“Sadece ciddi bir yaran var mı diye kontrol edeceğim.”

Kız gömleğini dikkatlice yukarı kaldırırken vücudunun gerildiğini hissetti. Onun dokunuşunu savuşturmayı aklından geçirdi ama sadece bir anlığına. Bunun yerine kızın durduğu yöne doğru baktı. Sonunda arayan bakışları kızın yüzüne denk geldi ama hâlâ bir insan silüetini zar zor seçebildiğini fark edince hüsranla kaşlarını çattı.

“Neyse ki ciddi bir hasar yok. Ama canın çok yanıyorsa, sana bunun için bir şey verebilirim.”

“Gerek yok.”

Kızın sesini her duyduğunda içine tuhaf bir his yayılıyordu. Garip bir şekilde tatlı ama rahattı; aynı zamanda cilalı yeşim taşı kadar berrak geliyordu kulağa. Onun sesinden büyülendiğini kendine inkar edemezken, kızdan yayılan açıklanamaz bir güç olabileceğinden şüphelendi.

“Bunu ye,” dedi kız, “ölmek istemiyorsan tabii.”