Dudaklarına bir şey dokundu. Hafif yumuşak, yuvarlak bir şeydi ve şifalı ot kokuyordu. Cassis, kızın onu neyle beslediğinden neredeyse emindi. Muhtemelen çeşitli besinlerin yoğunlaştırılmasıyla yapılmış tıbbi bir haptı. Bunu yiyen kimse, üç güne kadar yemek yemeden hayatta kalabiliyordu. Klanının sınırını denetlemeye gitmeden önce benzer bir takviye almıştı.
Kız ardından yerdeki kaseyi inceledi. Henüz onu öldürmeye niyetleri olmadığı için zindancılar günde bir kez hücresine bir tepsi bırakıyor olmalıydı. Ancak yiyecek yerine geçebileceğini varsaydıkları o kokuşmuş, şekilsiz bulamaç midesini bulandırmaya yetiyordu. Tabii ki bu ayrı bir konuydu; zira gökten zembille inmiş bir nimet bile olsa, bir Agrece’in ona sunduğu hiçbir şeye kendi rızasıyla asla dokunmazdı.
“Bana sunduğun şeyi neden yiyeyim ki?”
İçinde kıza karşı bile hâlâ fazlasıyla şüphe kalmıştı. Kimseye, ona bile körü körüne güvenemezdi. Eylemlerinin gizemli olmasa da nazik olduğu ve onu gerçekten hayatta tutmak istediği doğruydu…
Fakat ona sunduğu her şeyi yutacak kadar güvenmeye yakın bile değildi. En başta, daha adını bile bilmiyordu!
Kısa bir sessizliğin ardından kız, “Pekala, madem böyle düşünüyorsun, bana başka seçenek bırakmıyorsun,” dedi.
Cassis, kızın ses tonundaki bir şeyi yakaladı ve kekelemeye başladı.
“B-B-Bir saniy—”
Güm!
Bir saniye geç kalmıştı.
“Ağh!”
Cassis, kızla ilk karşılaştığı anda midesinde hissettiği o dayanılmaz acıyı bir kez daha hissetti. Ancak bu sefer darbenin etkisiyle yere yığılmadı. Vücudunun nihayet toksinlerden arınmış olmasına ve bu nedenle biraz daha güçlenmiş olmasına yordu bunu.
Kız şaşırmış gibiydi.
“Hmm… Belki de yeterince sert vuramadım.”
“Bu bir tür şaka mı şimdi?!”
“Kusura bakma ama sana bir kez daha vurmam gerekecek.”
Neredeyse anında, karnının ortasını delip geçen yakıcı bir acı hissetti.
Seni pislik…
Bu sefer gerçekten bilincini kaybetti.
* * *
“Sen ne halt etmeye çalışıyorsun?”
Cassis, bir sonraki karşılaşmalarında kıza sert çıkışmaktan kendini alamadı. Onu öylece bayıltıverdiği için öfkeliydi ve tüm bu durumu oldukça saçma buluyordu. Bunu bir değil, tam iki kez yapmıştı! Ya da atılan yumruklar sayılıyorsa üç kez.
“Bana başka seçenek bırakmadın. Getirdiğim şeyi yemeyi reddettin.”
Kızın sesi sakindi; yaramaz bir çocuğa ders veren bir okul öğretmenini andırıyordu neredeyse. Ama sonra Cassis, kelimeleri öyle olmasa bile ses tonunda bir pişmanlık tınısı olduğunu fark etti.
“Yani sen de beni bayıltmaya mı karar verdin?”
“Sadece dediğimi yapma seçeneğin de vardı.”
Cassis’in tehditkâr bakışları onu zerre kadar sindirmiş görünmüyordu.
“Gerçi dürüst olmak gerekirse, temkinli davranmak akıllıca. Nazik bir yabancıdan bile şüphelenmek iyi bir karar. Doğrusu, burada sana başka biri yiyecek teklif ederse kesinlikle reddetmelisin. Bunu sadece, burada sana karşı iyi niyet beslediğine güvenebileceğin başka kimse olmadığı için söylüyorum.”
Neydi bu kız böyle? Cezalandırıcım mı, yoksa hemşirem mi?
Bu kızı anlamaya çalışmak Cassis’e imkansız geliyordu. Sesinde hâlâ genç bir kıza özgü bir tını vardı ve silüeti narin taraftaydı; bu yüzden onun kendi yaşlarında ya da biraz daha genç olduğunu tahmin ediyordu. Fakat hem konuşma tarzı hem de davranışları, bu kadar genç birinden bekleyeceğinin çok ötesindeydi. Onu iki kez bayıltmış, hatta sonradan faydalı olduğu anlaşılan bir şeyi ona zorla yedirmişti.
Bunu kıza itiraf etmeye yanaşmasa da dürüst olmak gerekirse eskisinden çok daha iyi hissediyordu. Şu anda bile onunla son derece dikkatli bir şekilde ilgileniyordu. Ona yumruk attığı anın aksine, yaralarını kontrol ederkenki dokunuşu kadife kadar yumuşaktı. Kısacası tam bir muammaydı.
Cassis ağzını sıkıca kapattı ve onun olduğu yöne dik dik baktı. Bunu yaparak bir şeyleri net görebildiğinden değil tabii. Yine de diğer kişinin aurasını, hatta niyetini hissedebileceğini düşünerek sessizlik içinde ona bakmaya devam etti. Kız, Cassis’in ona güvenip güvenemeyeceğine karar vermesini beklemeye hazır görünüyordu. Sonunda genç adam yavaşça ağzını açtı.
“Bana bu sefer ne yedirdiğini söyle sadece. Ağzımda hâlâ bir tür ilacın tadı var.”
“Ağrı kesici ve antiviral ilaç içeren bir kapsüldü. Dış yaralarını tedavi edemem çünkü diğerleri fark edebilir. Bu durum çok daha uzun sürmeyecek. Yakında seni daha rahat ettirmek için elimden geleni yapacağım.”
“Bunu tam olarak nasıl yapmayı planladığını sorabilir miyim peki?”
Kız daha önce onun sorusunu yanıtlarken hiç tereddüt etmemişti ama şimdi kararsız görünüyordu. Cassis onun kim olduğunu öğrenmek için can atıyordu ama bunu ona söyleme ihtimalinin düşük olduğunu doğru bir şekilde sezmişti; bu yüzden farklı bir yaklaşım denedi.
“Demek sen… bu zindandan sağ çıkabileceğimi düşünüyorsun, öyle mi?”
Bunu sorarken bile durumunun umutsuzluğunu biliyordu.
“Lante Agrece beni ta buraya kadar canımı bağışlamak için getirmedi, biliyorsun değil mi?”
Tam bir ahmak olunmadığı sürece, baş Agrece’in Mavi Varis’i kaçırmaktaki gerçek niyetini bilmemek imkansızdı. Bu ya rakip Pedelian klanını kışkırtmak için siyasi bir hamleydi ya da aralarında akan tüm o husumetin kör bir intikamıydı. Ya da belki ikisi birdendi.
Sebep ne olursa olsun, Agrece’in Cassis’in tek parça halinde gitmesine izin vermesi pek olası değildi. Büyük olasılıkla, çünkü onun geri dönüşü neredeyse kesinlikle gerçek bir savaşı ateşlerdi. Öncelikle Pedelianlar sebepsiz bir saldırıyı Agrecelerin yanına asla bırakmazdı. Cassis de hapsedildiği sırada maruz kaldığı aşağılanmayı öylece sineye çekemezdi.
“Bunu sana kim söyledi?”
Kız bunu sorarken sesindeki hoşnutsuzluk apaçıktı. Cassis’in iddiasını çürütmek istiyor gibiydi.
“Bizzat Lante Agrece.”
“…”
Bu alaycı tavrı, onu saflığından uyandırmak içindi. Fakat kız aniden sessizleşti, bu yüzden ne düşündüğünü tahmin bile edemedi. Tam o sırada Cassis, kızın yüz ifadesinin nasıl olduğunu merak ederken buldu kendini. Kısa bir süre sonra sessiz, ince bir sesin titreyerek şöyle dediğini duydu: “Burada ölmeyeceksin. Çünkü ben—”
Fakat ses aniden kesildi. İkisinin nefes alıp verme sesleri haricinde zindan yeniden bir sessizlik örtüsünün altına girdi. Uzakta, dışarıda bir sorun varmış gibi yankılanan bir ses duyuldu. Cassis kızın da bunu duyduğundan emindi çünkü birinin kafasını hızla çevirmesi gibi ani bir hareket hissetti. Genç adam düşüncelerini toparlayamadan kız dibinde bitti.
“Al, bunu ye,” dedi.
Dudaklarındaki doku bunun yine ilaç olduğunu gösteriyordu. Cassis, şimdi kendi yüzüne çok daha yakın olan yüze odaklanmak için elinden geleni yaptı. Görüşü önceki güne göre biraz düzelmişti, bu sayede kızın silüetinin puslu hatlarını seçmeyi başardı. Belki de sadece hayal gücüydü ama bir an için göz göze geldiklerini düşündü.
Cassis yavaşça ağzını açtı. İlk kez, onun verdiği şeyi hiçbir direnç göstermeden kabul etti. İlaç hemen eridi, bu yüzden suya bile ihtiyaç duymadı. İlacı aldıktan sonra kız hücresinde kalmaya devam etti. Yuttuğu anda kaçıp gitmesini beklemişti ama hayır. Dışarıdaki gürültü yüzünden olabilir miydi?
Cassis tüm duyularını son raddesine kadar yoğunlaştırdı, ardından sordu: “Adın.”
“Ha?”
“Adın… ne senin?”
Kim olduğunu çıkaramıyordu ama belki adını açıklar diye düşündü. Fakat yine cevap gelmedi. Neredeyse vazgeçmek üzereydi ki kıkırdayarak, “Demek öyle ha?” dedi.
Ama sonra kız fısıldadı: “Roxana.”
“Roxana.”
Cassis, beynine kazınana kadar bu ismi içinden sessizce tekrar etti.
Roxana…
Onun için bu isim, sonsuz karanlığın perdesini aralayan şafaktı.
***

Yorumlar 0